‘Kürtler’in yaşadığı yerlerde hayat tersyüz edilmiş’ - Halim Youssef

‘Kürtler’in yaşadığı yerlerde hayat tersyüz edilmiş’

Haziran 28, 2021

Suriyeli yazar Helîm Yusiv TÜYAP için İstanbul’daydı. Yusiv, ‘Kürtler diğer milletlerin edebiyat standartını yakalamak için maalesef birçok aşamayı atlayıp bugüne ulaşmak zorunda’ diyor

09/11/2007 – Radikal

ABİDİN PARILTI

Kürt yazar Helîm Yusiv TÜYAP Kitap Fuarı’ndaydı. Öteden beri okuduğum ve sevdiğim bir yazardı. Hâlâ da öyledir. Kürtlerin acılarından, gerçeküstü bir dünya kurmuş ve bu dünyayı da mizahi bir dille anlatmıştı. Onun öykülerinde tabiat insanlaşabiliyor, erkekler gebe kalabiliyor, delilerden bir cumhuriyet kurulabiliyor, bir öykü kendi yazarını yok edebiliyordu. Alegorik kodlarla yüklü, acının, korkunun ve kabusun gölgesindeki bu hikâyelerin çok az bir kısmı Türkçeye çevrildi. O da ilk kitabı Ölüler Uyumaz’dır. Diğer kitaplarını ise sadece Kürtçe bilenler okuyabildi. Bu anlamda şanslı olduğumu düşünüyorum. Helîm Yusiv Türkiyeli okurların mutlaka tanıması gereken bir yazar. Onunla söyleşirken bu konuda biraz sitemli olduğunu da gördüm. Nitekim bu mevzu satırlara da yansıdı…
Türkiyeli okurların sizi tanımasını için biraz kendinizden ve edebiyatınızdan, edebiyata giriş cümlenizden söz edebilir misiniz?
Suriye’nin Amudê şehrinde çocukluğumun geçtiği yıllarda daha edebiyatın ve meselelerin ne olduğunu bilmeden, yazdıkça acılarımın hafiflediğini hissettim. Daha çocukken çok büyük sorularla karşılaşıyordum. Bu sorular kafamda dönüp duruyordu. Bu bir çocuk bedeni için oldukça ağır sorulardı. Bu soruların cevaplarını bulmak ise o yaşta oldukça güçtü. Bu yüzden anlaşılmaz bir acıyla karşılaşıyordum ve nasıl keşfettiğimi bilmiyorum ama anladım ki yazmak bu acıları hafifletiyordu. Yazdıklarımı kâğıt üzerinde görmek beni acayip mutlu ediyordu. Sonraları buna roman yazma tutkusu da eklendi. Kendimi yazıda anlamlandırıyordum kısaca.
Acıdan söz ettiniz. Acıyı yazarken değiştirmek sürreal bir hale getirmek acaba sana yeni bir dünyanın olanaklarını sunduğu için mi böyle? Çünkü öyküleriniz, romanlarınız daha çok fantastik bir dünyanın kapılarını aralayan nitelikte…
Aslında ben gerçeğe sadık kaldığımı düşünüyorum. Gerçek deyince, bu defa gerçek olanın ne olduğuna bakmak lazım. Bence günümüzde Kürtlerin yaşadığı coğrafyalarda gerçek zaten ters yüz edilmiş, benim yaptığım ise var olan gerçekliği tersyüz ederek esas olanı göstermek oluyor. Yaşamın gerçeğini söylüyorum ama üçüncü bir göz olarak. Bir yazar gözüyle yani. Diğer yandan ‘acı’ duygusuna gelince diyebilirim ki bir olay ya da durum beni acıtmıyorsa yazamıyorum. Yaşamın kıyısında olan olayları ve bu kıyıda yaşayan insanları yazmayı seviyorum. Radikal olanı yazmak acımı hafifletiyor.
Yazmak ya da yaşamak yani…
Yazmak benim için şahsi ve bireysel bir durum. Yaşamsal acının bende tezahürü olarak değerlendirilebilir. Hayatın içinde bir olay gerçekleştiğinde bu olaydan öte nedenleri ilgimi daha çok çeker. İçimde o en derin ve anlaşılmaz yerde ‘neden’ sorusu yankılanır. Ve ben bir yazar olarak bunu yazdığımda yeniden o üçüncü gözle yazarım. Diğer yandan ilgimi çeken ve yazdıklarıma konu olanlar daha çok dışarıdaki hayatta normal karşılanmayan, küçük bir dertmiş gibi görünen ama aslında büyük olan şeylerdir.
Roman ve öykülerinizi okurken üç öğe ya da duygu dikkatimi çekti. Acı, korku ve kâbus… Bunlar neredeyse bütün yazdıklarında ya fonda ya da başat öğe olarak hemen kendini belli ediyor. Bunlar aynı zamanda Kürtlerin ruhunu da yansıtan duygular mı acaba?
Söylediklerin büyük oranda doğru. Bu üç öğe birbirine bağlı aslında. Korkudan başlayayım. Bir Kürt olarak söyleyebilirim ki bir Kürt annesi hamile kaldığında, karnında taşıdığı çocuk doğmadan önce korkuyu öğreniyor, çocuk doğduğunda korkuyu anne sütüyle birlikte içiyor ve bu içlerine sinmiş korkuyla birlikte büyüyorlar. Ve korku içinde ölüyorlar. Yani korku bu şekilde yaşamımıza sinmiş durumda. Bu korkunun sonuçlarından biri senin de söylediğin ‘kâbus’ ve ‘acı’ duygusudur.
Ama bütün bunlara rağmen mizahi ve ironi dolu bir dil kullanıyorsun…
Kürtlerin yaşamına baktığın zaman büyük trajedilere rağmen her zaman bir mizah söz konusu olmuştur. Diğer yandan trajedinin en son noktası komik olana çıkar zaten. Kürtçede bir söz var: “gülmekten öldüm” diye. Aslında bu söz ölümü ve mizahı ne kadar bir arada yaşadığımızı örnekler niteliktedir. Mizahi bir dil kullanmayı aslında özellikle tercih etmiyorum ama seçtiğim konular ve işleniş biçimi farkında olmadan da bunu dayatıyor.
Kürt öykücülüğü ve bugünkü durumu hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Ölüler Uyumaz’ı yazdığım sıralarda çevremdekilerde, ve dolayısıyla genel olarak Kürtlerde hikâye daha çok geleneksel ve folklorik anlamıyla karşılanıyordu. Ama son yirmi yıl içinde birçok Kürt ve Kürtçe yazan yazar, özellikle de öykücüler, büyük bir sınavla karşı karşıyaydılar. Öykünün sadece folklorik bir yapıda olmadığını ispatlamak zorundaydılar. Yaptılar da. Ve modern Kürt öykücülüğü de bu sınavdan sonra modern edebiyatın kıstasları içinde yerine oturtulmalıydı. Bu seyir biraz geç başladı. Ama Kürt dili yıllar yılı yasaklıydı ve yazanlar coğrafyalarının dışına çıkmak zorundaydılar. Daha eskiler ise geleneksel ve sözlü Kürt edebiyatının çok fazla etkisinde kalmışlardı. Ancak son yirmi yılda özellikle 90’dan sonra modern Kürt öykücülüğü büyük bir gelişme gösterdi. Ve inanıyorum ki yetişen kuşakta Kürt öykücülüğünü dünya edebiyatı içine taşıyacak azim var.
Kürtler edebiyat konusunda bazı aşamaları atlamak zorunda mı kalıyorlar…
Evet. Kürtler dünya edebiyatına yetişmek için birçok aşamayı atlamak zorundalar. Çünkü çok yakın zamana kadar kendi topraklarında dili yasaklanmış, hor görülmüş insanlardan söz ediyoruz. Dünyanın diğer milletlerindeki edebiyat standartını yakalamak için maalesef bazı konakları yakmak ve bugüne ulaşmak durumundalar. Her şeyi bilinçli yapmak, edebiyat formlarını layıkıyla uygulamak ve standartlarını yükseltmek zorundalar.
Türkiye’deki Kürt edebiyatına karşı yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürt edebiyatı Türkiye’de tanınıyor mu?
Kürt dili ve edebiyatı için oldukça umutluyum. Çünkü bütün engelleme ve yasaklamalara rağmen öldürülememiş bir dilden söz ediyoruz. Bugün artık yaşıyor. Bu dilin içindeki güç ve canlılık onun ayakta durmasını sağlamaktadır. Bu durum dolayısıyla edebiyatını da etkilemektedir. Kendi dilleriyle yazıp, okuyup ve yaşayabilmektedirler. Bu da büyük bir umut demektir aslında. Türkiye’deki Kürt edebiyatı meselesine geldiğimizdeyse, Kürt edebiyatına burada büyük bir haksızlık yapılmıştır. Kürt edebiyatı denince sadece bir isimden söz ediliyor. O da Mehmed Uzun’dur. Ama Kürt edebiyatı sadece bir isime indirgenemez. Bu durum Kürt edebiyatını dar bir çerçeve içine almak ve aslında onu orada hapsetmektir. Çünkü Kürt edebiyatı ve romancılığı Mehmed Uzun’dan önce de vardı, yaşarken de vardı.
Özellikle romanda bu durum daha nettir. 1930’lardan bu yana Kürtçe romanlar yazılmaktadır zaten. Erebê Şemo, Rehîmê Qazî, Œbrahîm Ehmed gibi isimleri nasıl unutabiliriz. Ve bunları nasıl Türkiye’deki okuyucu bilmez. Diğer yandan modern Kürt edebiyatından söz edildiğinde ise Türkiye’deki okuyucunun mutlaka Firat Cewerî’yi, Hesenê Metê’yi, Fawaz Husên’i tanıması ve okuması gerekmektedir. Daha birçok isim sayılabilir. Türkiye’deki bazı aydınların Kürt edebiyatını bir isme indirgemelerinin ardında aslında ben siyasi bazı nedenler arıyorum. Bu Kürt edebiyatını küçülten yaklaşımlardır. Bu anlamda diyebilirim ki Kürt edebiyatı Türkiye’de tanınmamaktadır. Bunları söylerken çok değer verdiğim Mehmed Uzun’u ve edebiyatını düşürdüğüm anlaşılmasın. Kürt edebiyatı için önemli romanlar yazmıştır. Bu tür yaklaşımlar aslında onun edebiyatına da zarar vermektedir.

Kitapları:

·  Mirî Ranazin, (Ölüler Uyumaz) öyküler, 1996, Türkçesi 1998

·  Mêrê Avis, (Gebe Adam) öyküler, 1997

·  Jinên Qatên Bilind, (Yüksek Katlardaki Kadınlar) Öyküler, 1998

·  Sobarto, roman, 1998

·  Memê Bê Zin (Zin’ini Yitiren Mem), öyküler, 2003

·  Tirsa bê Diran (Dişsiz Korku) roman, 2006

Bütün kitapları Avesta Yayınları’nca yayımlanmaktadır.